

Geçtiğimiz Ekim ayının sonunda Mourinho, şimdilerde gazetecilik yapan Manchester United’lı eski futbolcu Gary Neville ile bir araya geldi. Konu Chelsea’nin Belçikalı yıldızı Eden Hazard’a geldiğinde Mourinho oyuncusunu alçakgönüllü, kibar, sevecen ve harika biri olarak niteledi ve bu vesileyle Hazard’ın babası ile yaptıkları bir sohbeti kamuoyu ile paylaştı.
Babası, Eden hakkında Mourinho’ya şunları söymemiş: “O harika bir çocuk, harika bir baba ve eşine de harika bir koca. Onun harika bir oyuncu olmasını da istiyorum elbette ve bunun için gelişmesi, değişmesi gerekiyor. Fakat çok fazla da değişmesini istemiyorum. Onun kibirli bir yıldıza dönüşmesini kast etmiyorum (burada iki üç oyuncu adı vermiş ama Mourinho bu isimleri kamuoyu ile paylaşmadı). Eden’in aynı çocuk, aynı baba, aynı koca olarak kalmasını umuyorum. Onun sadece biraz daha fizik güç, mental kuvvet, tutku ve ego edinmesini arzuluyorum. Ve tüm bunları ona verebilecek yegane insan belki de sensin!”
Bu yazıda; Mourinho’nun bunu yapıp yapamayacağını, Hazard’ın potansiyelinin buna yetip yetmeyeceğini ya da babasının isteklerinin ne kadar gerçekçi olduğunu irdelemeyeceğim. Sadece bu konuşmanın ben de yaptığı bir çağrışım üzerine yazmak niyetindeyim.
Bu çağrışım, 2000’li yılların başında ülkemizdeki birçok aydının daha demokratik bir Cumhuriyet talebini seslendirmesidir. Rejime inanıyor fakat demokrasi olmaksızın bunun eksik kalacağını düşünüyorlardı. Cumhuriyet kelimesi ile dertleri yoktu, hatta kimileri rejimin başına sadece ‘ikinci’ ibaresi ekleyerek dillendirmişti demokrasi taleplerini.
Durun, sövmeyin hemen Altan kardeşlere ve türevlerine. Kişilere, ideolojilere, kelimelere, şuna buna takılmadan düşünüldüğünde; hangimiz istemiyorduk ki daha özgür, daha yaşanılabilir bir cumhuriyeti? Dürüstçe arayın şu sorunun cevabını içinizde; Cumhuriyet koyduğu ideale ulaşabildi mi, ‘kimsesizlerin kimsesi’ olabildi mi, tarihinin herhangi bir döneminde dahi muasır medeniyetlerdeki hayat standartlarını yakalayabildi mi?
Hazard’ın babasının Mourinho’ya, oğlunun değişimi adına duyduğu güveni, o dönemde kimileri de Türkiye adına Erdoğan’a karşı duydu. Mülkiye artı Harbiye eşittir Türkiye denklemini kırabileceğini ve cumhuriyeti demokrasi ile güçlendireceğini umdular. Erdoğan’ın ajandası gizli, demokrasiyi içselleştirmemiş, takiyyeci vesaire diyenlere kulaklarını tıkadılar, toptancı kolaycılığı ile eleştirenleri statükocu olmakla yaftaladılar. Peki statükocu olarak nitelenenlerin çoğu ne yaptı? Onlar da gitti yapılan doğruya dahi yanlış dedi. Hal böyle olunca yanlışa yanlış dediklerinde umdukları etkiyi yaratamadılar. Öfkelendiler, kendileri gibi düşünmeyenleri onlarda genelleyip liboş ve benzeri lakaplarla aşağıladılar.
Hasılı olmadı, Türkiye yanlış ata oynadı. Bu kısır tartışmalar içinde yedi bitirdi kendini. İyiyi, güzeli muhafaza edemediği gibi bir de kötülük, çirkinlik kattı heybesine. Çırpındıkça battı cumhuriyet ve nihayet cumhura batar oldu. Dimyata demokrasiye giderken evdeki cumhuriyetten olduk. Eskiden haybeden memleketi kurtardığımız rakı sofralarında, nicedir hikayeden gitme muhabbeti yapmamız bundandır belki.
Özlüyoruz Eski Türkiye’yi. Harika olmasa da fena memleket değildi hani.
Onca eksiğine gediğine rağmen.
Koyduğu ideallerine tam manasıyla ulaşamamış olmasına rağmen.
Bunca hırsızlığa, ayrımcılığa, hukuksuzluğa sahne olmasına rağmen.
Evet, tüm bunlara ve fazlasına rağmen özlüyoruz Eski Türkiye’yi.
Belki de toplum olarak hiçbir zaman bu seviyede bir duygusal bölünme hissetmemiş olduğumuzdandır. Gerçeklerden bu denli nefret edilmediğindendir. Cumhuriyete demokrasi katacakken riyakarlığımızı arsızlık ile taçlandırdık.
Eden Hazard’ın bizimle aynı kaderi paylaşmaması dileğiyle…